In this thesis study, Tarantino's two films, Inglourious Basterds (2009) and Django Unchained (2012), were analyzed in terms of narration strategies. These films, which could be described as Historiographic Metafiction shaped by postmodern perspective, stand out as examples to distinctive storytelling frequently employed by Tarantino. Narratives in these films bend the social traumas in cultural memories and the narratives found in history. In this study, these films, in which Jews capture and kill Adolf Hitler in 1940s, a black hero rides a horse and takes revenge on white slave owners in 1860s, were subject to a film analysis on the use of memory, space and characterization. The current study on these two films, which challenge audience's knowledge of history and ways of seeing it, has demonstrated that Tarantino's films are not just pastiches where the director arbitrarily collaged the concepts, events and motifs selected from written and cinematic history. On the contrary, they are metafictions which first expose the conventional ways of knowing and seeing, and then create an alternative to these forms of narrative. However, these metafictions are not merely "unreal". Instead, memory and history can function as instruments to reshape the present, freed from simply being a burden of the past on the present.
8 Ağustos 2022 Pazartesi
16 Kasım 2020 Pazartesi
Netflix'imden İnsan Manzaraları
https://bianet.org/bianet/yasam/234649-netflix-imden-insan-manzaralari
Netflix’imden İnsan Manzaraları
Bir Başkadır, Türkiye
seyircisinin uzun zamandır yaşamadığı bir deneyim sunuyor. Çıkar çıkmaz bu
kadar beğeni (çoğunluk tarafından) ve eleştiri (azınlık tarafından) alan,
izleyicileri tetikleyip bu kadar çok tartışılan ve tartışılmaya da devam edecek
gibi görünen bir yerli yapımla uzun süredir karşılaşmamıştık. Bunun iki temel
sebebi olduğunu söylemek mümkün. Birincisi bu dizinin doğrudan geniş birçok
toplumsal katmanlar kümesine sesleniyor oluşu ve memlekete dair konuşurken
nefret diline aldığı mesafe. Bu yüzden de hemen herkesin kendinden bir hikâye
bulacağı, dolayısıyla kendi varoluşunu ve çevresini tartışacağı zeminler
yaratıyor oluşu. İkincisi de konusunu veya temasını ilham verici ölçüde
başarılı bir sanatsal yapı ile sunuyor oluşu. Bir Başkadır’ın başta Öykü
Karayel olmak üzere oyuncu kadrosunun başarılı karakter tasarımı, senarist ve
yönetmen Berkun Oya’nın çoğu yerde ciddi bir gözlem ve birikimle yazdığı
diyaloglar, Görüntü yönetmeni Yaguz Yavru’nun olay, durum ve karakterleri
görselleştirirken gösterdiği özen ve Cem Yılmazer’in çok övülen müzik tasarımı
dizinin öne çıkan özellikleri. Bu sanatçıların listesi daha da
genişletilebilir. Görünen o ki diziyi beğenen beğenmeyen hemen herkes
sanatçıların işçiliğine tam puan verdi. Dizi ilham vericiydi ve bu yüzden de
Bir Başkadır’ın Türkiye’de “iyi iş”in kıstasını yukarı çeken yapımlardan biri
olduğunu iddia etmek yanlış olmaz.
Fakat dizinin iyi niyeti ve
sanatçıların ortalamanın çok üstünde performansı bu projenin başka bir tarafını
görünmez kılabiliyor. Bir Başkadır’ın en başında Netflix gibi satın aldığı veya
kendi tasarladığı projelerde önemli bir söz sahibi olan, kar marjını arttırmaya
ve dolayısıyla seyirci kitlesini genişletmeye çalışan bir medya ve yapım
şirketinden çıktığını hatırlayalım. Dolayısıyla diziyi sadece bir niyet ve
başarı öyküsü üzerinden okumak yerine nasıl bir pazarlama ile seyirci ile
buluştuğunu, nasıl bir tüketimi olduğunu, hikâyesini hangi bağlamda anlatmayı
tercih ettiği gibi konuları kurcalamakta fayda var. Bu tartışmanın doğrudan
kendisi ile diyaloğa geçilen ve “iletişim kur” denen izleyicinin ve
sinemacıların bir sorumluluğu olduğunu düşünüyorum.
Netflix’in en güçlü pazarlama
stratejilerinden birisi, projelerini çıkarmadan önce yaptığı tanıtım faaliyeti.
Bir Başkadır’ın bu açıdan seyirci ile buluştuğu ilk an dizinin ilk bölümü
değil. Dizinin her yerde asılı tek tip afişi ve isminin canlandırdığı imge,
dizinin anlam ve yaratı dünyasına dair önemli bir işaret taşıyor. “Bir
Başkadır” ismi tabii ki de devamında gelecek ama görünmez olan “Benim
Memleketim” tamlamasını da çağırıyor. “Bir Başkadır Benim Memleketim”in
çağrıştırdığı nostaljik aidiyet duygusu fonttaki görsellerle ile de bir mozaiği
içinde taşıyor. Görünmez olan ama zihindeki çağrışımı ile orada olan memleketin
harfleri rengârenk desenlerle örülü. Memleketim’in desenleri, ya da başka bir
ifadeyle "ülkemin güzel insanlarının" hikâyesinin bu yapımın merkezinde olduğunu
anlamak zor değil. Seyirci ile buluşan ilk tanıtım videosunda ise diziden bir
sahne yok. Ferdi Özbeğen’in söylediği “Gündüzüm Seninle Gecem Seninle” ile
tanıtım yapılıyor. 80lerden, 4:3 oranlı, soluk renkli bir nostaljik görüntünün
(daha sonra her bölüm sonunda tekrar edecek olan bu estetiğin) beraberinde
getirdiği bugünün kutuplaşmasından "uzak" geçmişin nostaljisi ve aidiyet hissi anlatısal olmak zorunda olmasa da biçimsel olarak memleketimden
insan manzaralarıyla bir uyum gösteriyor.
Peki manzaralarına şahit
olacağımız bu memleketin insanları kim? Baştan söylemek gerekir ki hikayenin
seçtiği karakterlerin toplumsal katmanlardan numuneler olarak seçildiği,
anlatının klişelerle ciddi bir derdi olduğu çok ortada. Meryem, Ruhiye, Yasin,
Peri, Ali Sadi Hoca, Hayrunnisa, Gülbin, Melisa, Sinan ve çevresindekiler çok
tanıdık kişiler, hatta belki de stereotipler. Fakat bunun bilinçsiz bir tercih
olduğunu iddia etmek yaratıcılara haksızlık olur. Dizinin
uluslararası dağıtımındaki ismi “Ethos”un çağrıştırdığı “insanın, grubun veya
dönemin karakteristik özellikleri” bu klişe kullanımının bilinçli bir tercih
olduğunu düşündürüyor. Peki dizi bu klişeleri alarak ne yapıyor? Örneğin
evlenerek mutlu sona ulaşan “başörtülü ve zehir gibi genç kız”’da, “bizi
birbirimize düşürüyorlar biz kardeşiz aslında” diyen beyaz Kürt ile şiveli
Kürt’te, “gizemli, mistik” Kürtçe ezgiyi dinleyince sakinleşen cerebral palsy
hastasında, tecavüzcüsü ile yüzleştikten sonra travmasından kurtulan kadında,
karısını kaybedince yalnız kalıp melankoliye düşen ve doğa gezisinde huzur
bulan amcada, sünni ailesinden gizli, ikili bir hayat yaşayan genç kadında,
başörtülülere içten içe nefret beslediği için suçluluk hisseden ve başörtülü
arkadaş yapınca bunalımından kurtulan beyaz Türk’te, Facebook’tan paylaşım
okuyan Özdil sevdalısı babada, kör göze parmak klişeler yumağı var. Fakat
klişeler, stereotipler kötüdür diyip tartışmayı sonlandırmaktansa bunlar ile hikâyenin
ne yaptığını tartışmak daha mantıklı olacak gibi görünüyor. Dizi boyunca karşımıza çıkan ve hemen hemen tüm karakterlerin izlediği televizyon dizileri de bu tartışmaya
destek oluyor. Bir Başkadır’ı izleyen Türkiyeli seyircinin aşina olduğu Türk
dizilerinin parodisinin, dizinin içindeki karakterler tarafından
izleniyor oluşu oldukça dikkate değer. Dizi içinde dizi, çerçeve içinde çerçeve, ayna
içinde aynanın yarattığı etki, Bir Başkadır’ı izleyen
seyirci ile dizi içinde dizi izleyen tipleri temsil üzerinden karşılaştırmaya
bir engel koyuyor. Ayna içindeki aynanın yansımalarının sonsuza kadar uzaması, kurulan çerçeveyi görünür kılıyor. Yani Türk dizisi izleyen
tipleri izleyen Bir Başkadır seyircisine kendi konumu hatırlatılıyor: Bu klişe sahneleri izleyen bu karakterler ile senin bu karakterleri izlerkenki konumunda paralellik var. Dolayısıyla Bir Başkadır’daki
klişeleri, tipleri basit haliyle toplumsal yapımızın numuneleri, temsilleri
olarak görmek bir çıkmaza tekabül ediyor, çünkü klişeler zaten bize orada olduklarını bağırıyor.
Anlatı, karakterlerini toplumsal yapının birer temsili olarak görmeyi değil, Bir
Başkadır’ın izleyicilerinin kendi gözlüklerinden gördükleri, varsaydıkları,
etiketledikleri “diğer”i hikâyeleriyle görünür kılmayı hedefliyor. Dolayısıyla
“Bir Başkadır” seyircisinin kafasındaki tiplemeleri insana çevirmeye
çalışıyor. Peki bunu başarabiliyor mu?
Ne yazık ki tiplerin karakter olması için çıkması gereken yolculuklar, alması gereken kararlar, harekete geçmeleri gereken aksiyonlar yarıda kalıyor. 10’dan fazla karakteri olan bu yapımda çok az karakter “gerçekten” bir tercih yapıyor ve bu tercihleri sayesinde değişerek özne olabiliyor. Ruhiye tüm ölü bedeni ve zihni ile hapis olduğu evden kaçıp bir yolculuğa çıkarak kendiyle barışabiliyor. Her ne kadar motivasyonlarını, korkularını en sonunda arkadaşına uzun uzun anlatmak gibi bir hataya düşse de kendi iradesi ile verdiği kararlar ve çıktığı yolculuk onu bir karakter yapıyor. Meryem ise hoşlandığı insanın adını anarken bile stres yaşayan biriyken en sonunda kendisi ile flört eden erkeğe hediye alarak harekete geçiyor. Fakat daha hikâye başlar başlamaz ifade ettiği evlilik hayaline hikayenin mutlu sonunda ulaşarak nasıl bir değişime uğradığı sorusu havada kalıyor. Hayrunnisa ise hiç kimseye motivasyonunu anlatmak zorunda kalmadan çok sevdiği babasını karşısına alıp yaşadığı ikili hayatı ifşa etmeye ve babası ile yüzleşmeye karar veriyor. Aktif bir özne olarak babası ile bakışırken tek kelime etmeye ne kadar gerek duymuyorsa dizinin diğer birçok karakteri de harekete geçemedikleri için o kadar çok konuşmak, o kadar çok kendilerini ifade etmek zorunda kalıyorlar. Fakat bu senaryonun bunu aşabilmesi için çok ciddi bir handikabı olduğunu da söylemek de fayda var. Çünkü 8 bölümlük her bölümü 40-50 dk. süren bu dizinin kapsamı çok geniş, fazlasıyla iddialı. Bir uzun metraj filme nazaran çok daha fazla derinliğine, çatışma üstüne çatışmalarına şahit olmayı beklediğimiz dizideki karakterlerin sayısı 10’u bulunca her birine arklarını tamamlamak için az bir süre kalıyor. Bu da tiplerin karaktere dönüşmelerine ve kendilerini aşmalarına engel teşkil ediyor. Dizi boyunca sık sık tekrar eden İstanbul manzarasından zoom out ile çıkmamız, karakterlerin de derinliğine inemeyişimizin görsel bir metaforu.
Hikâyenin bir diğer handikabı da
karakterleri tam olarak bu zoom out yapılan İstanbul/Ülke manzarasını yerleştirilemiyor
oluşu. Filmin büyük oranda iç mekandaki mizansenlere yerleştirilen karakterleri
toplumsaldan, kurumlardan, sokaktan bihaber bir hayat yaşıyor. Öyle ki örneğin
Peri ofisinin kapısını açıp dışarı çıkınca aslında bir hastanede olduğumuzu
fark edip şaşırıyoruz. İç mekânlara sıkışmış bu kişiler ile şekillenen hikâyenin
ise bir tezi var. Tesadüf olmayacağı üzere bir psikolog ve psikiyatristin
çevresinde gerçekleşen insan ilişkileri toplumsal konulardan ve politik
çerçeveden uzak. Bütün ilişkilerini kutu kutu odalarda yaşıyorlar, kendi duygu
durumlarına ve psikolojilerine sıkışıyorlar. Sokağı, toplumsal veya
kurumsal düzeyde bir mekanı görmüyoruz. Toplumsal, politik, kurumsal konular
bireysel duygu durumları ve psikolojik zeminlerde tartışılıyor. Sonuç olarak da
ortaya “bir konuşsak, iletişim kursak, içimize atmasak hiçbir sorun kalmayacak”
tezi çıkıyor. Hele bir de seyircinin mekansızlığı da buna eklenince işler iyice
bir problem haline geliyor.
Netflix tek seferde 8 bölüm
yayınlayarak pazarladığı dizileriyle seyirciye son birkaç senedir farklı bir
izleme deneyimi yaşatıyor. Artık bölümleri her hafta teker teker izleyip,
aralarda her bölümü okulda, işyerinde, evde, barda, kahvehanede, sokakta tartıştığımız,
beklentiler ve tezler ürettiğimiz ve bir sonraki bölümü de bu kolektif bilinçle
izlemeye devam ettiğimiz bir deneyimi unutmak üzereyiz. Sinema seyircisinin kolektif
deneyiminden çok uzak, televizyondan bile daha dar bir bilgisayar ekranında binge watch
yaparak tükettiğimiz bu duygusal hikâyeler bizi kendi ekranında sıkıştırıyor.
Hele ki pandemi döneminde evlere sıkışmış, kendi kolektif mekânlarından uzak
kalmış seyirci bilgisayar ekranındaki kendi yüz yansıması ile izlediği dijital
görüntüde çok yalnız kalıyor. Bu yalnızlık, herkesin kendine göre izleyecek bir
şey bulabileceği, yaşadığı duygusal yükselme ve çöküşlerine hapsolmuş
kullanıcıları tamamen iletişimsiz bırakan Netflix deneyiminin kendisi, “Bir
Başkadır”ın hedeflerine ulaşma yolunda en ciddi engellerden birisi. Arkadaşımla
konuşabileceğim, başkalarının ne izlediğini görebileceğim, başkalarıyla beraber
bilişsel bir deneyim yaşayabileceğim bir ara yüzü olmayan bu dijital hapishanede esir kalıyor ve bu
yüzden de neden bir filmi beğenip beğenmediğimizi konuşabileceğimiz, izlerken
yanımızdakinin tepkilerini hissedebileceğimiz kolektif bir deneyim yaşayamıyoruz.
Geriye “bok gibi olmuş” ile “harika olmuş çok duygulandım” uçlarında gidip
gelen, iletişime kapalı, tamamen bireysel yaşanmış duygusal tepkiler kalıyor.
Ortak bir deneyim yaşamayan seyirciden bu yüzden de “iletişim kurmalarını ve
birbirlerini dinlemesini” beklemek ne kadar gerçekçi, tartışmaya açık.
Pandemiden dolayı bir bir kapanan tiyatrolar, sinemalar, kafeler, barlar yani ortak mekanların yokluğu, yakın temas kurmaktan zorunlu olarak kaçınmak bizi yoruyor. Bir Başkadır’ı artısı ve eksisi ile değerlendirip Türkiye’de ortalamayı yukarı çeken bir başarı olarak görerek hakkını ne kadar vermek gerekiyorsa, bu iletişimsizliği daha da kaçınılmaz kılan mekansızlığı ve bu mekansızlığın zorunlu bıraktığı tüketim deneyimini de unutmamakta fayda var.
22 Ağustos 2019 Perşembe
12 Temmuz 2019 Cuma
Fathers and Sons (BA THESIS)
17 Nisan 2019 Çarşamba
27 Şubat 2019 Çarşamba
14 Aralık 2018 Cuma
9 Ağustos 2018 Perşembe
9 Mayıs 2018 Çarşamba
29 Nisan 2018 Pazar
29 Mart 2018 Perşembe
Yeni başlayanlar için: İzlediğin, sadece bir “film” değil
Şaşkın kedi bilgisayardaki sincabı gerçek sanıyor
Yazıya, muhtemelen birçoğunuzun izlemiş olduğu bir kedi videosuyla[i] eğlenceli bir başlangıç yapmak istiyorum.
Sanat ve temsiller bu potansiyeli yaşatır. Onu prova eder. Onu gerçekliğe taşır. Resme, fotoğrafa, sinemaya; dile, edebiyata ve diğerlerine sadece fantezi olarak bakamayız. Onlar ayrıca bireylerin ve toplumların hem arzularını tatmin etme hem de korkularını tetiklemektedirler. Potansiyelleri harekete geçirmek için vardırlar. Gerçek olmasını istediklerimizi yaşatmak için sanat yaparız. Sanat fantezi olduğu kadar toplumsal gerçeklerdir ve toplumsal gerçekler de biraz fantezidir.
Huxley, sevdiğimiz şeylerin bizi yıkıma götüreceğinden korkuyordu. Gerçekten de sevdiğimiz şeyler günümüzdeki ideolojik aygıtların en güçlülerindendir. Hele ki şu an içinde yaşadığımız toplumda hayatımız görsel medya unsurları ile bu denli çevriliyken bunların önemini küçümsemek komik olacaktır.
20 Mart 2018 Salı
Koyunlar, İnekler, Çiftlikler ve Savaşlar
1. BÖLÜM
Çiftlik Bank Fenomeni
Yaklaşık bir haftadır bütün Türkiye’nin gündeminde, Çiftlik Bank isimli şirketin etrafında dönen dolandırıcılık hikâyesi var. Mehmet Aydın ve (muhtemelen her şeyi tek başına planlamayacağı için) beraber çalıştığı bir ekip kurdukları sistemle yaklaşık 500.000 insandan para topluyor ve geçtiğimiz günlerde bu toplanan paraları (500 milyon dolar olduğu iddia ediliyor) alarak ülkeyi terk ediyor[i].
Çiftlik Bank’ın sistemi Türkiye’nin aslında çok da yabancı olmadığı bir sistem. Türkiye’de yüzbinlerce kişi yıllardır defalarca kez Titan[ii] ve benzeri saadet zinciri sistemlerine inanıyor ve dolandırılıyor. Her dolandırma haberlere konu oluyor ve bütün Türkiye bunu konuşuyor. Fakat aradan bir kaç yıl geçtikten sonra bir diğer dolandırıcılık hikâyesi daha kopuyor.
Mehmet Aydın’ın bu işi bir adım daha ileri götürebilmesinin sebepleri var. Yazının başında şirketin kullandığı sanallaştırma, temsilleştirme, sürüleştirme, duruma uygunluk yaratma gibi en temel taktiklerden bahsetmek istiyorum. Türkiye şu an nasıl olur da yüz binlerce insanın böyle bir sisteme inanabildiklerine hayret ediyor.
Benim bu yazının ileri aşamalarında dikkat çekmek isteyeceğim şey, eğer yüzbinlerce insanı değil de milyonlarca insanı inandırabileceğiniz bir gücünüz varsa, benzer bir sistemi kullanarak neler yapabileceğinizi gösterebilmek. Şimdilik Çiftlik Bank’tan ilerleyelim:
Çiftlik Bank’ın görünür yüzü sanal bir oyun. Bu sanal oyunda inek, keçi, arı, tavuk gibi hayvanları satın alıyorsunuz ve değerlendiriyorsunuz. İşin içinde para olmasa yaratılan oyunu Farmville’den ayırabilmek pek mümkün değil. Sisteme yatırım yapan birçok insan da çevrelerindeki insanlara bunu sık sık öneriyor. “Sadece oyun oynayarak para kazanıyorsun” deniyor. Bu para kazanma sistemi her şeyden önce eğlenceli. Çünkü işin içinde ciddi bir emek harcaman gerekmiyor, adı üstünde oturduğun yerden para kazanıyorsun.
Peki, nasıl oluyor da insanlar hiçbir emek harcamadan hiçbir iş yapmadan para kazanabileceklerini zannediyorlar, bu sistemde herkes kazanıyorsa kaybeden kim? İşte burada görsel bir şov başlıyor. Çiftlik Bank Türkiye’nin bazı şehirlerinde çiftlik açılışları yapıyor. Bu açılışlara yüzlerce insan katılıyor. Bu insanların gözünün önünde henüz tamamlanmamış çiftliklerin açılışı yapılıyor. Açılış sırasında bir kaç inek, tavuk, arı, sucuk da mekana yerleştirilmiş olabiliyor. Ama her şeyin ötesinde bunun bir temel atma töreni olduğunu oradaki herkes biliyor. Fakat bu açılışlardan görüntüler de kullanarak yapılan tanıtım videoları açılışlardan çok daha dikkat çekici.[iii] Piyasada yapılan birçok reklam işinden geri kalmayacak bir reklam uygulaması var şirketin. Reklamları izlediğinizde fiziksel olarak inşası bitmiş çiftlikleri görüyorsunuz, içerisinde hızlı bir şekilde çalışan işçileri, inekleri, en iyi ürünleri yaratmak için kafa patlatan bilim insanlarını, her şeyi görüyorsunuz. Fakat gelgegelim gerçekte ciddi bir şekilde çalışan bir çiftlik yok. Çiftliklerin çoğunun temel atma törenlerinden sonra terkedildiği söyleniyor. Fakat şirketin reklamları muhteşem bir temsil yaratıyor. Sistemin üyeleri diğer insanlara bu profesyonel reklamları izletiyor ve bu temsiller üzerinden insanları ikna ediyorlar. Tabii aynı şekilde kendileri de bu reklamları izleyerek ikna oluyorlar. Herkesin hem kendisini hem de çevresindekileri kandırdığı bir sistem var. İnsanlar gidip çiftlikleri görme gereği duymuyor, çünkü gözlerinin önünde oldukça gerçekçi görüntüler zaten var.
Anlaşıldığı üzere şirketin para kazanma sistemine dair bir iddiası da var. Sizin oyunda para yatırdığınız sanal hayvanların “gerçeklerini” biz “gerçekten” bu “gerçek” olan çiftliklerde değerlendiriyoruz ve onlardan kazandığımızı sizinle paylaşıyoruz. Gerçekten de bazı bayiiler açılıyor, televizyonlarda bu hayvanlardan elde edilen sütlerin, sucukların, yumurtaların reklamı yapılıyor. Yani somut bir iş yapıldığı ve bilindik, güvenilir bir işten para kazanıldığı görüntüsü çiziliyor. Bu sefer de insanların kafasında ister istemez nasıl olur da bu kadar yüksek bir kar (nerdeyse yüzde yüzlere varan) elde edilebildiği sorusu geliyor.
Bu sefer de dolandırıcılıktaki diğer aşama karşımıza çıkıyor: duruma uygunluk. 15 Temmuz’dan veya yoğun terör saldırılarından sonra sık sık haberlerde telefon dolandırıcılarını gördük. İnsanlar “hakkınızda ihbar var, teröristler sizin telefonunuzu veya banka hesabınızı kullanıyor, bize şifrenizi verin, sizi kurtaralım” diyerek kandırılıyordu. Çiftlik Bank’ın videoları izlenince görülecektir ki onlar da bu kadar yüksek getirinin nasıl olabileceğini anlatırken hep bitcoin örneğini veriyor. Yaklaşık bir senedir herkes nasıl oluyor da sanal bir para bu kadar fazla değer kazanabiliyor diye konuşuluyordu. Mehmet Aydın konuşmalarında sık sık “bir sanal para bu kadar değer kazanabiliyorsa, bizim sistemimizde de paranızın değerlenmesi gayet anlaşılabilir.” diyor. İki durumun birbiriyle ne kadar alakası var düşünülmüyor, önemli olan popüler bir gündem üzerinden duruma uygunluk yaratmak.
Bir diğer konu, sürü psikolojisini tetikleyecek mekanizmaları harekete geçirmek. Açılışlar özellikle kalabalık gruplarla, tekbirlerle, sloganlarla yapılıyor. Miting konuşmaları gibi konuşmalar yapılıyor. İnsanlar “Bu kadar çok insan bu işin içine girmişse hepsi aptal olamaz” diye düşünerek üye olmaya başlıyorlar. Bunla da bitmiyor, şirket tanıtım videolarında toplumsal duygulara parmak basıyor. Atatürk’ün konuşmaları kullanılıyor, sık sık “Bu yatırım Türkiye için, Türkiye’de hayvancılık gelişsin diye Çiftlik Bank var” deniyor. “Ülkemize oyunlar oynanıyor”, “Avrupa’nın en büyük çiftliğini kurmak istiyoruz”, “Londra’dan tehdit alıyoruz“ gibi söylemler sık sık dile getiriliyor. Üyelere “Birlik olalım, birbirimize inanalım, bizi dışarıdan bölmek isteyenlere inat dik duralım, üzerimizde oynanan oyunlara kulaklarımızı kapatalım” deniyor. Bu cümlelerin hepsi birebir Çiftlik Bank videolarından izlenebilir.
Nitekim bir sahne kurulmuş ve yüzbinlerce insan bu gösteriye inanmış. Nasıl olur da bir sürü insan bu çocuğa güvendi ve bu kadar para yatırdı diye soranlar var. Benzer bir hikâye Titan saadet zinciri zamanında da yaşanmıştı. Üstelik bu sefer oldukça ünlü isimlerin de işin içinde olduğu bir kitlesi vardı şirketin. Şirket adını da Kenan Şeranoğlu’nun doğum gününde düzenlediği muhteşem gösteri ile duyurmuştu. O zaman da herkes bu dolandırıcılık hikâyesine şaşırmıştı.
Ben de şunu sormak isterim. Mesela bir ülke hayal edin, adı Çiftlikköy[iv] olsun. Çiftlikköy’ün milyonlarca vatandaşı olsun. Sizce bu ülke milyonlarca insanı evlerinin önünde yaşanmayan, sadece televizyonda izledikleri, gazetede okudukları, resimlerini gördükleri bir savaşa inandırabilir mi?
Bir saniye! Çiftliklerden, ineklerden, tavuklardan bahsediyorduk. Savaş nerden çıktı? Anlatalım.
2. BÖLÜM
Gelmiş Geçmiş En İyi Savaş Sahneleri (?)
En iyi savaş sahneleri deyince aklınızda hangi filmler canlanıyor?
Çeşitli websitelerinin listelerine göz attığımda karşıma Er Ryan’ı Kurtarmak’tan Normandiya Çıkarması, Cesur Yürek’ten Stirling Savaşı, Kapıdaki Düşman’dan Stalingrad Savaşı, Kıyamet’ten Helikopter Saldırısı çıktı.
Fakat listelerde sadece yukarıdakiler gibi tarihsel dramlar yoktu. Listelerin birçoğunda Taht Oyunları’ndan Piçlerin Savaşı, Yüzüklerin Efendisi’nden Miğfer Dibi Savaşı, 300 Spartalı’dan Termopylae Muharebesi, Yıldız Savaşları’ndan Hoth Savaşı gibi fantezi, bilim kurgu filmlerinden sahneler de bu listelerin başını zorluyordu.
Bu yazıyı okurken sizin aklınıza da oldukça başarılı başka savaş sahneleri gelmiştir. Peki, bu listeleri hazırlayanlar ve bizler bir savaş sahnesini neye göre başarılı buluruz?
Muhtemelen bir savaş sahnesini, bu sahnelerin kurduğu gerçekliğin ikna ediciliği, atmosferin güçlülüğü, etkileyiciliği ile değerlendiririz. Yani gerçekçiliği bizim için önemli bir kıstastır.
Bu filmlerin seyirci kitlesinin birçoğunun çatışma veya savaşta bulunmamış, sıradan şehirli rutinlerine sahip insanlardan oluştuğunu bilerek ilerleyelim.
Peki, bu gerçeklik algısını oluşturan nedir? Yani bir savaş sahnesinin gerçekçi olduğunu bize hissettirecek o referans nedir? Gerçekten bir savaş yaşamadıysak nereden biliyoruz da savaşı gerçekçi bulabiliyoruz?
Savaş denince kafamızda canlanan bir görüntü mutlaka vardır. Evet, onu görüyoruz. Görüyoruz derken televizyon ekranlarından görüyoruz. Baktığımız fotoğraflarda görüyoruz. Belgesellerde, gazetelerde görüyoruz. Hatta pek farkında değiliz ama zaten daha önce izlediğimiz kurgusal dahil her türlü görüntüden, kafamıza kazınan imgelerden referansla değerlendirme yapıyoruz.
Mesela az önce bahsettiğimiz hayali Çiftlikköy’den bir vatandaşı ele alalım. Evden çıkmadan önce telefonunda haber sitelerinde bir savaş görüyor. Çiftlikköy, Ötekiköy’e gidip kendi köy sınırlarını koruyabilmek savaşa girmiş. Aynı vatandaş Instagram’da, Facebook’ta, Twitter’da da o savaşı görüyor; dışarı çıkıp billboardlarda, otobüslerde, metrolarda görüyor; televizyonda görüyor; isterse konu ile ilgili Youtube’dan veya Liveleak’ten videolar izleyerek görebiliyor. O vatandaş bu savaşı izlerken bir yandan savaşla alakalı diziler çekiliyor, savaş daha bitmeden bazı filmlerin hazırlıklarına başlanıyor.
Bu gerçekten varlıklarını bildiğimizi düşündüğümüz ama aslında temsillerini biliyor olduğumuz şeyler üzerine neler tartışılmış biraz bakalım.
3. BÖLÜM
Platon’un Mağara Alegorisi
Platon’un Devlet’te bahsettiği meşhur mağara alegorisine bakalım.[v]. Bir mağarada bir grup insan, sadece karşılarındaki duvarı görebilecekleri şekilde zincirlenmişlerdir. Bu insanların arkalarında göremedikleri ve varlığından haberdar olmadıkları bir ışık kaynağı var. Sadece, ışık kaynağının önüne konuların nesnelerin duvarda yansıttığı gölgeleri görebiliyor ve bu nesnelerin seslerinin mağaradaki yankılarını duyuyorlar, dış dünya hakkında herhangi bir şey bilmiyorlar. Dünyayı sadece bu gölgeler ve yankılara göre algılıyor ve adlandırabiliyor. Onlar için gerçek gördükleri ve duydukları. İçlerinden birisi zincirlerinden kurtulup mağaradan çıktıktan sonra ise güneşi ve “gerçeği” görüyor. Geri dönüp arkadaşlarına bunu anlattığında ise diğerleri ona inanmıyor. Onlar için gerçek halen önlerinde duran gölgeler. Çünkü sadece onu duyuyor ve görüyorlar.
Alegori üzerine düşündüğümüzde mağaranın toplumu, zincirlerin toplumsal kuralları, gölgelerin toplumsal doğruları, dışarıdaki ışığın da hakikati temsil ettiğini düşünebilirsiniz.
Platon’un alegorisini günümüzü ve de yazının konusunu açıklamak için kullanacak olursak, televizyonda veya sinemada gördüğümüz, gerçek olduğu iddia edilsin veya edilmesin gölgeleri/temsilleri/imgeleri gerçek zannediyor olduğumuzu söyleyebiliriz. Veya en azından “kurgu” olup olmadıklarını sorgulama ihtiyacımızı hissetmediğimizi. Gördüğü gerçeği paylaşmak, sorgulamayı denemek isteyen kişileri şeytanlaştırmak hayatımızın merkezinde.
Çiftlik Bank’ta da çiftliklerin videoları vardı. Gerçeğini görmeye gerek yoktu. “Olur mu öyle şey?” diyenler düşmanlaştırılmıştı bile. Onlar dış güçtü, Londra’ydı, İsrail’di. Bu ülkenin, bu ülkenin insanlarının para kazanmasını istemeyen, ajanlardı, dış mihraklardı. “İnanılmayacak ne var? Görmüyor musun, işte al sana sucuk, yumurta, süt!”
Benzer şekilde Çiftlikköy’de kendi ülkesinin içinde olduğu savaşı eleştirenler olabilir. Tarihte her dış müdahalenin, savaşın nasıl sonuçlandığını, yıllar sonra nelerin gün yüzüne çıktığını gösterip “yapmayın!” diyenler olabilir. Ama bunu diyenlerin bir anda vatan haini, terörist veya ajan olması da gayet mümkün. “Şehitler var. Görmüyor musun ne kadar önemli bir mücadele veriliyor?“ denebilir.
Devam edelim. Peki, temsiller üzerine günümüze daha yakın kişiler ne diyor bakalım.
Simulakrum
Felsefede Simulakrum kavramı, Jean Baudrillard’ın görüşüne göre orijinalinin temsili, onun taklidiymiş gibi yapan, ama aslında onun yerine geçen şeydir. [vi] Baudrillard'a göre günümüzde kavramların içleri boşaltılmaktadır. İnsanlar teknolojinin yarattığı rahatlık içerisinde hiçbir şeyi derinlemesine düşünmemektedir. Böyle bir atmosferde iletişim aracı olarak üretilen şeyler aracı olmaktan çıkarak bağımsız bir kendi olmaya başlamışlardır. Modern birey her şeyin farkında olmakla beraber rahatından vazgeçmek de istemez. Baudrillard’a göre bir seyirci televizyondaki savaş görüntülerinden sonra gelen peçete reklamını aynı atmosferinde aynı duyarsızlıkta izler. İzlediği savaş izlediği görüntüdeki süre ve kendisine gösterilen imgeler kadarıyla vardır.
Tekrar edelim, Çiftlik Bank’ın üyeleri için de benzer bir durum söz konusu oldu. Onlar için, ineğin video görüntüsü, hatta video oyunundaki iki ya da üç boyutlu modelleri onlar için yeterince gerçekti. Zahmet edip çiftlikte satın aldığın inekleri görmelerine gerek yoktu. Her şey oldukça rahattı, oturdukları yerden oyun oynayarak para kazanabiliyorlardı.
Ya da Çiftlikköy’de insanların evinin önünde bir savaş olmamaktadır. Savaş önlerindeki ekranların içindedir. Eğer izlediği kanalı değiştirip bir yarışma programı açarsa savaş da sona erer. Sonra tekrar merak edip savaşı açıp, sıkıldıktan sonra gene kapatıp, bir derbi maçını açıp izlemesi de mümkündür.
Etrafımız temsiller yığını ile çevrelenmiş durumda ve aynı zamanda bir gösteri toplumunda yaşıyoruz. Bu gösteri sadece ekranlardan izlediğimiz ve pasif bir şekilde aldığımız bir şey değil. İçinde yaşadığımız gösteri toplumunda sadece izlediklerimiz değil, aynı zamanda bizler de, hayatı yaşayış şekillerimiz de, insan ilişkilerimiz de, nerdeyse her şey bu gösterinin bir parçası olmuş durumda. Bu aşamada gösteri toplumu üzerine konuşalım.
Gösteri Toplumu
Gösteri terimini, Guy Debord’un “La société du spectacle” kitabından hareketle anlatalım. Kitap Türkçeye Gösteri Toplumu olarak çevrildi. Spectacle teriminin Türkçe çevirisi de çoğunlukla gösteri olarak geçiyor.
Guy Debord’un deyişi ile:[vii]
“Modern üretim koşullarının egemen olduğu toplumlarda yaşam, uçsuz bucaksız bir gösteriler yığını olarak sunulur. Doğrudan yaşanmış olan her şey, gerileyerek bir temsile dönüşmüş durumdadır. Yaşamın her açısından ayrılan görüntüler, yaşamın bütünlüğünün artık geri getirilemediği ortak bir akımın içinde kaybolup gider. Gerçeğin parçalanmış görünümleri, kendilerini sadece izlenebilecek müstakil, bir sahte dünya olarak yeni bir bütünlük içinde yeniden gruplar.”
“Gösteri kendini asla sorgulanamayacak olan geniş ve ulaşılamaz bir gerçeklik olarak sunar. Tek mesajı şudur: “Görünen şey iyidir; iyi olan görünür.”
Bu şuna benzemiyor mu: “Gerçek olmasa haberi yapılmazdı.”, “ Al, inanmıyorsan şu fotoğrafa bak, şu videoyu izle.”
Biraz daha ilerleyelim. Genel bir tabirle, modern toplumda “olmak” “sahip olmak” ile ölçülür. Sahip oldukları kadar var olduğunu hisseder birey. Günümüze kadar geçen süreçte ise sadece sahip olmak değil, sahip olmak gibi görünmek önem kazanmıştır. [viii]
Çiftlikköy’de yaşayan ortalama bir insanın sabahtan akşama kadar yaptıklarını hayal edelim. Sabah kalkar, arabaya veya otobüse biner, işe veya okula gider, önündeki işlerle, anlatılan derslerle uğraşır, öğle yemeğine gider, kafa dağıtıcı aktiviteler yapar, işten çıkar, bir kaç kadeh bir şey içer, eve gider, eşini veya ev arkadaşını selamlar, çocuklar varsa onları öper, televizyon veya internet karşısında yemek yer; geç olur ve yatağa geçer, sevişir, uyur.
Bir insanın hayatını bu şekilde bölümleyen ve ona nasıl yaşayacağını söyleyen kimdir: Hükümet mi? Okul mu? Patron mu? Gazeteciler mi? Polisler mi? Ünlüler mi?
Bunu o kişi kendisi yapar. Kendi hayatını çok da farkında olmadan belli klişe eylemler biçimine, o pozlara böler. [ix]
O pozların kaynağı nelerdir? Resimler, videolar, reklamlar, filmler, her türlü imajlar... O imajlar gösteri tarafından tekrar ve tekrar üretilir. Üstelik gösteri toplumu sadece bu imajları tek taraflı almaz. Bunu aynı şekilde beraber yaşadıklarına da yansıtır. Karşılıklı ilişkilerini, sosyal hayatınu bu imajlar üzerinden belirler.
Çiftlik Bank da bunu yaptı. Muhteşem bir gösteri yarattı ve insanları buna inandırdı. Bu kurdukları gösteriye inananlar çevrelerindekileri de buna inandırdı. Hep beraber bu gösteriyi alkışladılar. “Bu kadar insan aptal olamaz!” dediler. Herkes çok akıllıymış gibi yaptı, herkes birbiri için çalışıyormuş gibi yaptı.
Yüzbinlerin yaptığı bu gösterinin bir benzerine de Çiftlikköy’de milyonlar inanıyor, alkışlıyor, destekliyor. Fakat aynı milyonlarca insan dünyadaki en güçlü devlet olan Büyükköy tarafından kendi ülkesine yapılan terör saldırılarını bahane ederek başka bir kıtada insanları katletmesini saçma bulabiliyor.
Çiftlikbank’ın üyelerine de Titan’ı anlatsanız saçma bulacaktır. Ama nasıl ki Çiftlikbank’ın üyeleri Titan ile farkını göremiyorsa, Çiftlikköy’ün vatandaşları da, milyonlarca insanın tarih boyunca defalarca kez denediğini görmesine rağmen, savaşın hiçbir zaman zeytin dalı ile yapılmayacağına, sadece “belli unsurların” “etkisiz hale” getirilemeyeceğine, orduların çocuklara şeker vermek için savaş yapmayacağına, sivillere en ufak bir zarar verilmeyeceğine ve daha birçok şeye de gayet inanabiliyor.
Nasıl inanmasın. Önünde sergilenen gösteriyi izlemesi yeterli. Oturduğu yerden her şey çok rahat tüketilebiliyor, her şeyi anlamlandırabiliyor, gerekçelendirebiliyor. Rahatını bozan bir durum yok. Kendisine gösterilenler bir filmden veya bir video oyunundan sahneler de olabilir. Haberler tank animasyonları eşliğinde verilebilir. Önemli değil. Birileri destan yazarken izlemek kadar keyiflisi olabilir mi?
4. BÖLÜM (SONUÇ)
Kısaca, Çiftlikköy insanları gibi bizler de gerçekleri bildiğimizi zannediyoruz. Hâlbuki kafamızı biraz kaldırdığımız an gerçek olduğunu zannettiğimiz şeylerin aslında temsillerden ibaret olduğunu anlayabiliriz. Biz, modern insan, temsillere donatılmış bir gösteri toplumunda yaşıyoruz.
Fakat daha da kritiği, gösteri toplumundan ayrı olarak içinde bulunduğumuz, yaşadığımız hayatı belirleyen en temel unsurların varlıkları (örneğin egemenin egemenlik iddiası[x], içinde yaşadığımız ulus[xi]) birer hayalden ibaret. Bu hayallere inanmamız sistematik bir şekilde çalışan ideolojik aygıtlar sayesinde mümkün olabiliyor. Bu ideolojik aygıtların en tehlikelilerinden birkaçı da fotoğraf, sinema, hareketli görüntüler. İzlediğimiz, baktığımız her görsel birer imge yaratır ve imgeler ideolojiktir. Gösterdikleri dışında fark etsek de fark etmesek de farklı tonla şey söyler. (Bu kavram ve tartışmaları daha fazla açmak konudan uzaklaşmamıza sebep olacağı için, şimdilik burada duruyorum.)
Bu yazıyı yazmama sebep olan konuya ve tekrar gelirsek; her gün Çiftlikköy vatandaşlarına, televizyonda, medyada, gazetede, billboardlarda, metroda, metrobüste, dizilerde bir savaştan bahsediliyor. Yakında o savaşın yürütücülerinin finanse ettiği filmleri ve dizileri de izleyecekler. Savaş Çiftlikköy’ün yaşadığı şehirlerde değil. Çiftlikköylüler o savaşları yaşamıyor. Onu izliyor. Her gün her an, bilgisayarda, elindeki telefonda, onu izliyor.
Sorularım şunlar: Çiftlikköy’ün insanlarının izlediği bu savaş gerçek mi, ya da gerçekçi mi? O fantastik Oscar’lı filmlerde izledikleri fantezi ama gene izledikleri bu savaş gerçek mi? Ya da şöyle soralım: Çiftlikköy’ün bu yaşadıkları gerçekçi mi? Veya Çiftlikköy’ün insanları izledikleri savaşa on üzerinden kaç verirdi? Bizler Çiftlikköy’ün hayatını anlatan bir film izlesek acaba on üzerinden kaç verirdik?
Fakat unutmadan bir ek yapmak gerekiyor. Çiftlik Bank’ın üyeleri zannedildiği kadar da saf, naif insanlar değillerdi. Saf oldukları için dolandırılmadılar. Bilakis kolay yoldan para kazanabileceklerini, riske girmediklerini düşündüler. Dünyada defalarca kez denenmiş bir şeyin peşine takılarak, hiçbir şey yapmadan, para kazanabileceklerini düşündüler, sivri zekalık yapmaya çalıştılar. Çiftlik Bank’ın foyası ortaya çıktıktan sonra da herkes “tombalak” adını verdikleri Mehmet Aydın’a suçu atmaya başladı. Herkesin ağzında tek bir cümle: “Biz de kandırıldık.”
Aynı şekilde Çiftlikköy’de milyonlarca insan da sadece saf oldukları için inanmıyorlar savaşa. Daha önce defalarca kez denenmiş bir savaşı saf oldukları için alkışlamıyorlar. Savaşmanın onlar için ifade ettiklerine ihtiyaçları var. Çiftlikköylüler savaşa, sebeplerine inanmak da istiyorlar. İnandıkları, sevecekleri filmin karşısına oturuyorlar baştan. Politikacıların kurdukları sahneye inanmaya onların da ihtiyacı var. Ayrıca risk yok, rahatları yerinde ve müthiş bir gösteri izleniyor. Kim bu kadar heyecanlı bir filmi yarıda bırakmak ister ki?
[i] Eğlenceli bir video önerisi: https://www.youtube.com/watch?v=QZQ3FOEMwC0
[ii] Eğlenceli bir video önerisi 2: https://www.youtube.com/watch?v=QjBVFxOY9DI
[iii] Yazıda bahsedilen birçok Çiftlik Bank videosuna bu hesaptan ulaşılabilir: https://www.youtube.com/channel/UCBf08JsS8piO5XTPgUQRo5Q/videos
[iv] Bizim yazı boyunca bahsedeceğimiz Çiftlikköy Devleti tamamen hayal ürünü olup, Yalova ilinin ilçesi olan Çiftlikköy ile hiçbir alakası yoktur!
[v] Platon, Devlet. M.Ö 380, Örnek Video: https://www.youtube.com/watch?v=RmBizVdmp68
[vi] Jean Baudrillard, Simülakrlar ve Simülasyon, 1981
[vii] Guy Debord, Gösteri Toplumu, 1967
[viii] John Harris, Çeviri: Ayşe Boren, Gösteri Toplumu Günümüz Hakkında Ne Diyor?, 2016, http://www.e-skop.com/skopbulten/gosteri-toplumu-gunumuz-hakkinda-ne-diyor/3009
[ix] Raoul Vaneigem’in Gençler için Hayat Bilgisi El Kitabı: Gündelik Hayatta Devrim başlıklı çalışmasından hareketle.
[x] Thomas Hobbes, Leviathan, 1651.
[xi] Benedict Anderson, Hayali Cemaatler, 1983






